İÇİNDEKİLER

BİLİM                                                                                                     

SOSYAL BİLİMLER                                                                               

TOPLUM VE TOPLUMLA İLGİLİ TERİMLERE GENEL BİR BAKIŞ       

İBN-İ HALDUN                                                                                          

MUKADDİME HAKKINDA                                                                

İBN-İ HALDUN''UN GÖRÜŞLERİNE BİR BAKIŞ                                                    

BİBLİYOGRAFYA

 

BİLİM
 
“İnsanoğlunun dünya yüzünde dolaşmaya başlamasından bu yana, adım adım geliştirdiği ve bugün bilim adını verdiğimiz özel alanın, belirli sınırlara erişip belirli yollara sahip olmasının tarihi pek gerilere gitmez. Yaklaşık olarak bilim, insanlık tarihinin son yüzyılı içinde geliştirdiği bir alan olmasına karşılık insanoğlunun yaptıkları ve yarattıkları içinde en ilginç olanıdır.” (Saran, 1993:10)
 
Latince -Sciente- kökünden türetilen -Science, bilim -, “bilgi” anlamındadır. Fakat günümüzde Science tüm bilginin alanıdır. Ancak bu alan öylesine çeşitli ve geniş kapsamlıdır ki, bir tanımla işin içinden çıkılamaz. Bugün bilimsel bilgi alanı psikolojik tepkilerden (anlık) zihinsel etkinliklere, termo-dinamiğin matematik yararlarından ırklar arası ilişkilere, yıldızların oluşumu ve parçalanmalarından kuşların göç yollarına, ultramikroskobik virüslerden extragalaktik kitlelere, kültürlerin yok oluşundan evrenin parçalanmasına kadar yayılan bir alanı kapsar. Bu derece birbirinden farklı konuları kapsayan bir alanın, herkesçe kabul edilen bir tanımını yapmak olanaklı değildir. (Saran, 1993:12) Bilim konusu ile ilgili olarak yapılan bazı tanımlar ise şöyledir. “Bilim uygun araştırma yöntemlerine, sağlam ve doğru düşünmeye dayanarak elde edilen ve bir olgunun belirli bir durumuna veya bir grup olguya ait tanımlar, yasalar ve ilkeler grubu olarak birleştirilmiş, nitelik veya nicelik bilgisidir.” (Saran, 1993:12) Bu kavram değişik şekillerde de tanımlanmıştır. Einstein’e göre bilim, her türlü düzenden yoksun duyu verileri (algılar) ile mantıksal olarak düzenli düşünme arasında uygunluk sağlama çabasıdır. (Yıldırım, 1996:18) Russell ise bilimi, gözlem ve deneye dayalı uslama (akıl yürütme) yoluyla önce dünyaya ilişkin olguları, sonra bu olguları birbirine bağlayan yasaları bulma çabası olarak tanımlamıştır. (Yıldırım, 1996:18)  “ Bilimin tanımlanması konusunda görülen bu zorluk ve karmaşıklık, konusu alanında yoktur. Bugün çağdaş bilimlerin sorunları öteden beri sağduyunun çözmeye çalıştığı sorulardır.” (Saran, 1993: 12)
 
 
Bilim kavramını açıklamaya çalışırken bilimin bazı özelliklerini göz önünde tutmak gerekmektedir. “Bilimin herkes tarafından kabul edilen tanımını verememekle beraber, hemen bütün bilim adamlarının bilimin ve bilimsel bilginin özelliği olarak kabul ettikleri özellikleri de vardır. (Saran, 1993:12)  Bilim olgusaldır. Bilim mantıksal, nesnel ve eleştirici olmak zorundadır. Bilimin kendi kendini eleştirme özelliği de yine ona kendi kendini düzeltme olanağını verir. Bilim genelleyicidir. Başka bir bakımdan da geneli arayıcıdır. Bilim de bütün diğer girişim ve çabalarımız gibi, açık veya üstü örtük bir takım temel inançlara dayanmaktadır. (Yıldırım, 1996: 19, 20, 21) “Bilimsel incelemeye konu olan gerçek dünya gelişi güzel değil, olguların düzenli ilişkiler içinde yer aldığı, tutarlı, kapristen uzak bir dünyadır.”  (Yıldırım, 1996: 22) “Herbert Spencer mükemmel bir bilimsel bilgiye ulaşmanın  sadece fenomeni (olayı) ve fenomenin (olayın) ilişkilerini ölçmeye muktedir olduğumuzda mümkün olacağını ileri sürer.” (Baloğlu, 1997: 3)  “Bilimin amacı doğru bilgiyi yanlış bilgiden ayırmak, onu sistematik bir biçimde değerlendirmektir. Çünkü olaylar karşımıza daima karmaşık yapıda çıkarlar. Bunları sistematik olmayan bilgiden ayırarak, doğru düşüncenin ürünü haline getirmek için sebeb sonuç bağı altında birleştirmemiz gerekmektedir. Bu ise dışımızdaki olguları her türlü değer yargılarının ötesinde olduğu gibi algılamamız anlamını taşır. Bu da ancak gerçeği tarafsız bir gözle aramakla mümkün olmaktadır.” (Baloğlu, 1997:8) Günümüzde bilimsel bilgi ne kadar çok oranda gündelik hayata aktarılırsa o derece incelenen konuda başarılı olunmuştur denilebilir.
 

SOSYAL BİLİMLER

Çeşitli konular üzerinde çalışmalar yapan bilim dallarını incelediğimiz zaman bunların genel olarak ikiye ayrıldığını görebiliriz. Bunlardan ilki Doğal Bilimler veya Fen Bilimleri adını alırken, ikincisi Sosyal Bilimler veya Toplumsal Bilimler adını almaktadır. Fen bilimleri içerisinde ilk gelişen fizik olmuştur. Ardından kimya ve biyoloji gelişen dallar olarak karşımıza çıkmaktadır. Günlük hayatımızda kullandığımız birçok şey bu alanlarda yapılan çalışmalar sonucunda ortaya çıkmıştır. Ulaşımdan iletişime, sağlık alanındaki gelişmelerden uzayda gerçekleştirilen çalışmalara kadar çeşitli konularda sergilenen başarılara tanık oluyoruz. Fen bilimleri alanında yapılan çalışmalar sonucunda çok sayıda kanun ortaya çıkarılmıştır.
 
  
Sosyal bilimlerin ise çok kısa bir tarihi, fakat çok uzun bir geçmişi vardır. Uzun geçmiş derken kastettiğimiz yüzyıllar süren felsefi spekülasyonlarla dolu devre, kısa tarihi dediğimiz zamanda bilimsel araştırmaların özellikle amprik çalışmaların başladığı ve günümüze kadar olan devreyi kast ediyoruz. (Akkayan,1998a:1) “Günümüzde toplumsal bilimler adı altında toplayabileceğimiz bilgi dalları; Sosyoloji, Antropoloji, Ekonomi, Psikoloji, Sosyal Antropoloji, Linguistik ve bazılarına göre de Tarih’tir. Bu bilim dalları gerçekte tek bir bilim olarak kabul edilebilir; çünkü hepsinin konusu “insan davranışı”dır. Ancak insan davranışının son derece karmaşık ve çok çeşitli oluşu nedeniyle olaya bakış açısı da çeşitlenmiş ve çeşitli disiplinlerin   toplumsal bilim alanında farklılaşmasına neden olmuştur.” (Saran, 1993:21)

“Toplumsal bilimler, toplumsal olay ve toplumsal varlıklarla ilgilenir. Bu olay ve varlıkların ortak noktalarını, doğuş, işleyiş ve yokoluşlarındaki mekanizmaları, ilkeleri ve düzenlilikleri bulmaya çalışır. Toplumsal olay ve varlıklar insanların bir araya gelmeleriyle meydana çıkar. Toplum, kültür, yapı, ilişki, etkileşim gibi varlık ve süreçler hep bu biraraya gelmenin sonucunda ortaya çıkmıştır. Toplumsal bilimlerin konusu böylece, bir arada yaşayan insanlar olmaktadır.” (Kongar, 1996:26) “Günümüz dünyasında sosyal bilimler çekirdeksel fizikten daha önemli bir uygulama alanına kavuşmuş bulunmaktadır. Çağdaş dünyamızda çok önemli bir uygulama alanı bulmuş olmasına rağmen, bazı bakımlardan, sosyal bilimler az gelişmiş bilimler gibi görülmektedir.” (Duverger,1990:7) Günümüzde toplumsal bilimler adı altında toplayabileceğimiz bilgi dalları temelde biraraya gelmiş olan insanlara ilişkin bilgilere yönelmiştir. “Doğal bilimler, nasıl doğayı egemenliğimiz altına almaya yardımcı oldukları oranda değer kazanırlarsa, aynı durum toplumsal bilimler için de geçerlidir. İster <<bilim için bilim>>, isterse <<toplum için bilim>> yapılsın, toplumsal bilimlerin sonuçları ancak belirsizlik ve gerginlik durumlarının çözülmelerine yardımcı oldukları oranda ve güdülecek toplumsal politikaya yol gösterdikleri ölçüde anlamlı olur. Hatta bazı düşünürler, toplumsal yaraya hizmet etmeyen bilimsel çabaları saçma diye nitelendiriler. Demek ki toplumsal bilimlerin ortaya koyduğu sistematik bilgi gövdesi, yani toplumsal olay ve varlıklar hakkındaki kanunlar, toplumun yarar ve çıkarlarına hizmet ettikleri ölçü de değer ve anlam kazanır.” (Kongar, 1996:28) Toplumsal bilimler toplum, toplumun ortaya çıkışı işleyişi, değişmesi gibi konuları inceler. Toplumsal bilimler bu konuda yaptıkları araştırmalar sonunda bazı kanunlara ulaşmaya çalışırlar. Bunların bilinmesi, insanoğlunun toplumsal çevresini daha iyi anlamasına ve onu, aynen doğal çevreye yaptığı gibi denetim altına almasına yol açar. Bu arada toplumsal gerçeğin farklı yönlerini inceleyen farklı disiplinler gelişmiştir. Fakat bütün bu disiplinlerin bilgisi zaman zaman birleştirilmek zorundadır. Çünkü toplumsal gerçek bir bütündür. (Kongar, 1996:28) 
 
  
Burada bir noktayı belirtmek istiyoruz. Buradaki amacımız bu bilim dalları ile ilgili olarak kısa bilgiler sunmaktır. Fen bilimleri ve sosyal bilim dalları arasındaki farklılıklara, her iki grubunda kullandıkları araştırma yöntem ve tekniklerine değinilmemiştir. Ayrıca bu konunun çok geniş bir alanı kapsadığı kanaatindeyiz.
 
 Toplum ve Toplumla İlgili Terimlere Genel Bir Bakış
 
Bizler gruplar halinde yaşayan canlılarız. Oluşturduğumuz bazı topluluklar az sayıda kişiden oluşurken, milyonlarcamızın bir arada yaşadığı topluluklar da bulunmaktadır. Bazen iki kişinin bile kendi aralarında anlaşamayıp birliktelik bozulabildiği halde çok sayıda insanın biraraya gelip oluşturduğu bu gruplar nasıl ayakta duruyor acaba ? Bu toplulukların ve topluluğu oluşturan grupların işleyişi,   birey - grup etkileşimi, gruplararası ilişkiler gibi konular bizlerin yaptığı çalışmalarda önemli bir yere sahiptir. Bu noktada bazı terimleri açıklamanın yararlı olacağını düşünüyoruz. İlk olarak aklımıza gelen soru şu olabilir : “Toplum nedir ? Bu soru aslında toplumsal bilimlerin temel sorularından biridir. Çünkü <<toplum nedir>> sorusuna verilecek cevap aslında, toplum hakkında ya varsayımlara ya da, gerekli bilgiye sahip olmamızı gerektirir. Bir başka deyişle, birarada yaşayan insanların meydana getirdiği varlığı yani toplumu nasıl tanımladığımız, insanların hangi niteliklerine önem verdiğimizle, ya da onları nasıl gördüğümüzle ilgili bir noktadır. Bu yüzden çeşitli görüş açılarını yansıtan çeşitli toplum tanımlarına rastlanır.” (Kongar, 1996:41) Kongar toplumu şöyle tanımlar : “Toplum, insan ömründen uzun yaşayan, göreli bir kararlılığa sahip olan ve kendi kendini devam ettiren bir insan topluluğudur.” (Kongar, 1996:46)
 
Ozankaya ise toplumu yaşamlarını sürdürmek, birçok temel çıkarlarını gerçekleştirmek için işbirliği yapan, aynı toprak parçası üzerinde birlikte yaşayan ve ortak bir ekini olan insan kümesi olarak tanımlar. (Ozankaya, 1995:127) Hançerlioğlu’nun Toplumbilim Sözlüğü’nde ise konuya şöyle değinilir. “Belli bir üretim biçimiyle belirlenen örgütlü insan topluluğu... Toplum, tarihsel gelişme içinde biçimlenmiş bulunan, belirli bir üretim biçimini temel alan ve insanın gelişmesinde bir aşama olarak ortaya çıkan bir toplumsal bağlantılar ve büyük isan kümeleri arasındaki ilişkiler dizgesidir. Bu tanımın dışında kalan insan kümeleri topluluk deyimiyle nitelenir.” (Hançerlioğlu, 1996:375) Konu ile ilgili bir başka tanım şöyledir. “Toplum, insan davranışını hem özgürlüğe kavuşturan, hem sınırlandıran, bir taraftan karşılıklı yardımlaşmalara olanak veren, diğer taraftan gruplaşmalara ve bölünmelere yol açan, değişen bir sosyal örgütler ve ilişkiler ağıdır. Yani toplum;
 
a)  Sosyal bir ilişkiler ağıdır.
 
b)  Sosyal örgütler ağıdır.
 
c)  Yardımlaşmaları gerektirir. Aynı zamanda bölünme ve gruplaşmalara da neden olur.
 
d) İnsan davranışını kontrol eden, sınırlayan özelliği olduğu gibi özgürlüğe kavuşturma özelliği de vardır.
 
e)  Devamlı bir değişme halinde olup, dinamik bir karakter gösterir.” (Akkayan, 1998b:12)
 

Yukarıda verilen tanımlara baktığımız zaman burada sebebi her ne olursa olsun insanlararası ilişkilerin ve bu ilişkilerin devamının önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Grubun büyüklüğü ve yapısı nasıl olursa olsun onu oluşturan kişilerin ilişkileri  farkedilmese de bir sistem şeklinde işlemektedir. “İnsan hayatı çeşitli yerlerde ve son derece değişik biçimlerde ortaya çıkan zengin ve karmaşık grup hayatıdır.  Sosyal ilimler değişik açılardan bu karmaşık hayat düzeninin iç yapısını anlamaya ve açıklamaya çalışır. Kuşku yok ki grup içinde yaşayan fertlerin birbirleriyle devamlı ve düzenli ilişkileri ve bu ilişkiler içinde ortaya çıkan davranışları ve bu davranışların standardize olmuş modelleri sosyal bilimlerin alanı içinde özel bir öneme eşittir.” (Saran, 1984:1) Sosyal ilişkilerle bağlantılı olarak sosyal olgu, sosyal kurum, sosyal organizasyon ve sosyal yapıdan bahsedebiliriz. Bu konulara bağlı olarak sosyal değişmeden de kısa da olsa sözetmemiz gereklidir.
 
Toplumsal olgu bireyin üzerinde dış bir baskı yapmaya muktedir olan sabit ya da değişken her davranış şekli ya da bir toplumun tümünde genellikle uygulanan ve aynı zamanda, bireysel görüntüden bağımsız olan her davranış şeklidir. (Kongar, 1996:427) Ozankaya’da bu konuyu her türlü özdeksel ve tinsel toplumsal değerin, toplumsal ilişkinin ya da toplumsal sürecin ayırt edilebilen herhangi bir birimi olarak açıklar. (Ozankaya, 1995:137) 
 
Sosyal kurumlar ise bir toplumda eşgüdülmüş, örgütlenmiş, göreli bir bütün oluşturan düşünceler, inançlar, gelenek görenek ve davranışlarla özdeksel öğeler toplamıdır  (Ozankaya, 1995:137) ya da belirli bir toplumda hangi toplumsal eylemlerin ya da toplumsal ilişkilerin meşru ya da beklenen eylem ve ilişkiler olduğunu belirleyen kurallar bütünüdür. (Kongar, 1996:426) Sosyal kurumlar yerleşmiş ve kalıplaşmış davranış yolları olup, toplum tarafından genellikle zorlamalarla güçlendirilmiştir. Bireyler ancak belirli yoları kurumları izleyerek belirli birliklerin üyeleri olabilirler. Mesela evlilik bir kurumdur. (Saran, 1993:299) Toplumsal kurum bireye, belli şekilde eylemlerde bulunması için bir dış baskı yapar. Toplumsal kurumun bu niteliği onu Durkheim’in toplumsal olgu kavramı ile eşleştirmektedir. Durkheim toplumsal olguyu <<bireyin üzerine belli davranışların yapılması için dış bir baskı>> olarak tanımlar. (Kongar, 1996:33)
 
Bu bağlamda sosyal organizasyon konusuna değinirsek bu terim geniş anlamda bir toplumdaki insan davranış kalıplarının karmaşık ağlarıdır şeklinde tanımlayabiliriz. Bütün toplumlarda insan, kooperasyonunun gerekli koşulu olarak davranışlarını, hareketlerini organize ederek düzenlemiştir. Bu, hayatın sürdürülmesi ve insanın çevresine uyumunun temel özelliklerinden biridir. (Akkayan, 1998b:9) “Sosyal organizsyon esasen dinamik bir kavramdır. İnsan ilişkilerinin kalıpları daimi olarak değişmektedir. Hatta, bu ilişki kalıplarının değişme boyutları düzenli ve tahmin edilebilir durumdadır. Bununla beraber sosyal organizasyonu “hem bir durum hem de bir süreç” olarak ele almak zorunluluğu vardır. Bu ilişkiden dolayı, bir taraftan “sosyal hareketlerin yapısı veya çatısı (iskeleti)” olarak, diğer taraftan “sosyal hareketlerin dinamikleri veya süreci olarak incelemek mümkündür.” (Akkayan, 1998b:9) Örnek bu konu ile ilgili olarak şunları söylemektedir. “Toplumsal örgüt, temelinde belli ve karşılıkli bir takım görevlerin yattığı insancıl ilişkileri içermektedir. Bunlar gelenek, görenek, adet,örf; sosyal alışkanlıklar, kanunlar; aile tipleri, akrabalık grupları, yaşlılar grubu; toplumsal sınıflarla politik sosyal ekonomik ve dinsel kurumlardır.” (Örnek, 1971:227) Sosyal organizasyonun çeşitli şekillerde tanımlanması ile birlikte bütün antropologların bu tanımdan kastettikleri, toplum içinde bütün bireylerin, erkek, kadın, genç ve yaşlıların pozisyonlarını belirleyen tüm kurumlardır. Bireyler bu kurumlar kanalıyla ilişkilerini düzenlerler. Başka bir deyişle, bir toplumda hayat o toplumda yaşayan bireylerin ve grupların çıkarlarının örgütlenmesi olup, bireyler ve gruplar birbirlerine karşı davranışlarını bu örgütle düzenlemektedirler. (Saran, 1993:299) Toplumsal örgütlenme iki kurum yoluyla incelenir.
 
a-  Akrabalıkların doğurduğu kurumlar. Yani akrabaların birbirlerine karşı davranışlarını düzenleyen kurumlar.
 
b-  Bireylerin serbestçe birbirleriyle birleşmeleri sırasında doğan kurumlar.
 
 
Bir toplumsal sistem içindeki ilişkiler, toplumsal olgular ya da toplumsal kurumlar ile düzenlendiği zaman ortaya toplumsal yapı çıkar. Yapı, birimlerin nispeten istikrarlı bir kalıp gösteren ilişkileridir. Başka bir tanıma göre toplumsal yapı, sadece kalıtıma ya da insan dışı çevreye dayalı olarak açıklanması olanaklı olmayan ortak insan davranışlarının tümüdür. Bu tanımda toplumsal yapıyı, kalıtım ve çevreden bağımsızlaştırarak, insanların birarada yaşama etkinliğinin bir ürünü olarak ele almaktadır. Tanımları incelediğimiz zaman bunların toplumsal yapının düzenli insan ilişkileri olduğu konusunda birleştikleri görülmektedir. Bu kavram antropolojiye Durkheim’den, antropolojiden de modern sosyolojiye geçmiştir. Levi - Strauss’a göre bir yapının şu özellikleri vardır.
 
1)  Yapı bir sistem özelliği gösterir.
 
2)  Çeşitli öğelerden meydana gelmiştir ve bunlardan birinin değişmesi öteki öğeleri de değiştirir.
 
3)  Belli bir tip öğesi değiştiği zaman modelin nasıl bir tepki göstereceği bilinebilir.
 
Düzenlenmiş insan ilişkileri olarak tanımlanan toplumsal yapı ikiye ayrılır. Üretim ve mülkiyet alanındaki ilişkilere alt yapı denir. Din, ahlak, siyaset gibi üretim ve mülkiyet ilişkileri dışında kalan ve toplumsal bilincin varlığını gösteren öteki toplumsal ilişkilere de üst yapı denir. (Kongar, 1996:33, 34) Bu kavramlar birbirleriyle ilişki halindedir.
 
Sosyal bilimlerle uğraşan araştırmacıların üzerinde durdukları önemli bir kavram da toplumsal değişmedir. Toplumsal değişme olarak da tanımlanan sosyo-kültürel değişme konusunda bununla ilgilenen bilimlerde bir kargaşa mevcuttur.  Bu kargaşa değişmenin nedenlerini, yönlerini, hızını kısaca değişmenin kanunlarını bilmemekten ileri gelir. (Kongar, 1996:55) Bu konu ile ilgili olarak birçok tanım yapılmaktadır.  Ozankaya toplumsal değişmeyi toplumun herhengi bir dönemindeki düzenine özgü yerleşik özdeksel ve tinsel öğelerinde yeni özelliklerin oluşması olarak yorumlamaktadır. (Ozankaya, 1995:133) Tezcan değişmeyi önceki durum ya da davranıştan farklılaşma biçiminde açıklamıştır. (Tezcan, 1984:2) Buna göre değişme, aslında hiçbir doğrultuyu ifade etmeyen bir kavramdır. İleriye doğru olabileceği gibi geriye doğruda olabilmektedir. Bunların her ikisi de bir değişmeyi yansıtır.  Burada bir sistem, başlangıçtaki biçiminden farklı bir biçime dönüşerek biçim değiştirir ve toplumda, insanlarda insanlarda gözlenen farklılaşmalar, başkalaşmalar değişme olarak nitelendirilir. Toplumsal değişme kavramına bakarsak toplumun yapısını oluşturan toplumsal ilişkiler ağının ve bunları belirleyen toplumsal kurumların değişmesinin söz konusu olduğunu görüyoruz.Değişik sosyal bilimcilerin toplumsal değişme tanımlarında farklılıklar olmakla beraber genel olan ve çoğunlukla kabul gören tanımlar bulunmaktadır. “Günümüzde bu konu ile ilgili yaklaşımlarda da değişiklilkler söz konusudur.
 
Sosyal bilimciler artık toplumların değişip değişmediğiyle değil;
 
1.  Ne değişmektedir ?
 
2.  Nasıl değişmektedir ?
 
3.  Değişmenin yönü nedir ?
 
4.  Değişmenin hızı nedir ?
 
5.  Değişmenin oluş nedeni nedir ?
 
6.  Sosyal değişmedeki başlıca faktörler nelerdir ? gibi soruları yanıtlamakla uğraşmaktadır. 
 
  
Başka bir deyişle değişmesini açıklamak istediği toplumda değişme
 
1.Nedir , nelerden oluşur ?
 
2.Nerede ve ne zaman gerçekleşir ?
 
3.Ne kadar hızlı ya da yavaştır ?
 
4.Ne biçimde nasıl oluşur ?
 
5.Neden veya niçin değişme olmaktadır ? gibi sorulara yanıt aramaktadır. (Akkayan, 1999:2)”
 
Her bilim dalı ister doğal bilimler ister toplumsal bilimler olsun incelediği konuyu daha iyi anlayabilmek amacı ile modeller kullanmaktadır. Model, genellikle aralarındaki sistematik bağlantı sonucu bir bütün meydana getiren, çevreden soyutlanmış öğeler ya da kurallar bütünü olarak tanımlanabilir. Bunlar incelenen konuyu anlayabilmek için bizlere yol gösterir. Bu sayede parçalardaki değişmelerden yola çıkarak bütünde meydana gelebilecek değişmeleri kestirebiliriz. Modeller beraberlerinde tanımlamaları da getirmektedir. Yazımızda toplumun tanımıyla ilgili bazı örnekleri sunmuştuk. Bunların dışında çeşitli görüş açılarından bakılarak yapılan toplum tanımları ve oluşturulan toplum modelleri olduğunu da anımsatmak istiyoruz. Bu toplum tanımlarına şunları örnek gösterebiliriz:
 
A) Sosyo-Kültürel Bir Olay Olarak Toplum
 
B) Bir Toplumsal Sistem Olarak Toplum
 
C) Kuramsal bir Sistem Olarak Toplum
 
D) Kendi Kendini Devam Ettiren Bir Varlık Olarak Toplum
 
E) Kendi Kendine Yeterli Bir Varlık Olarak Toplum
 
F) Sınıflararası Bir Etkileşim Süreci Olarak Toplum
 
Toplum modelleri konusuna baktığımızda ise çeşitli araştırmacılar tarafından sunulan yaklaşımların olduğunu görmekteyiz. Kongar bu yaklaşımları üç ayrı basamakta toplayarak aşağıda da görüldüğü gibi şöyle bir sıralama yapmıştır.
 
1.  Büyük Boy Kuramlar
 
            Organizmacı Modeller
 
            Evrimci Modeller
 
            Diyalektik Modeller
 
2.  Orta Boy Kuramlar
 
            Yapısal-Fonksiyonel Modeller
 
            Çatışma Modelleri
 
3.  Küçük Boy Kuramlar
 
            Grupsal Modeller
 
            Bireyci Modeller
 
 
Bilimsel çalışmaları ve düşünceleri hakkında bilgi vermeye çalışacağımız İbn-i Haldun ve N.J. Danilevsky büyük boy kuramların organizmacı modellerinde yer almaktadır. Düşünürlerin görüşlerine yer vermeden önce büyük boy kuramlar hakkında kısa bilgiler vermenin doğru olacağı kanaatindeyiz. Bu kuramların ortak niteliği toplumları bütün insanlık tarihi içinde ele almaları ve insanlığın doğuşundan bugüne kadar meydana gelmiş olayları açıklayabilecek modeller ortaya koymaya çalışmalarıdır. Büyük boy kuramlar bütün insanlık tarihini kapsayan evrensel kuramlardır. Bunlar tarihsel inceleme metoduna başvurarak geliştirdikleri modelin doğruluğunu ve ilgili kanıtları tarihte bulmaya çalışmışlardır. (Kongar, 1996:48,49) Sosyal olayları değerlendirebilmek için kullanılan yöntemlerden biri de tarihi yöntemdir. Ancak tarihi olayların sebeb ve sonuçlarından yararlanarak bir takım genellemeler yapabilmek için, olayların meydana gelmiş olduğu dönemi ve ilgili toplumun kendine has özelliklerini iyi tahlil etmek gerekmektedir. (Baloğlu, 1997:42) Bu kuramlar için önemli olan nokta, insanlık tarihinin gelişme (veya değişme)  kanunlarının bulunmasıdır. Bu kuramlar içerisinde organizmacı modellere baktığımızda ise toplumların aynı canlılarda olduğu gibi, doğdukları, büyüdükleri, geliştikleri, yaşlandıkları ve öldükleri görüşü modeli oluşturan düşünürlerin temel yaklaşımını oluşturmaktadır. Bu yaklaşıma göre insanlık tarihi incelendiğinde toplumların aynı canlı organizmalarda olduğu gibi doğan, büyüyen ve gelişen, ölen bir yapı sergilediğine inanılır. Toplum tarihi bu olayların tekrarından ibarettir. Bu sebebden dolayı organizmacı olarak nitelendirilmişlerdir. Kongar büyük boy organizmacı modellerde beş düşünürü ele almaktadır. İbn-i Haldun, Danilevsky, Spengler, Kroeber, Toynbee. Bu düşünürlerin organizmacı modeller dışında birleştiren başka noktalar bulunmaktadır. Mesela hepsi kuramlarını tarihsel incelemelere dayandırarak oluşturmuşlardır. İbn-i Haldun dışında hepsi kültür üzerinde odaklaşmış bulunmaktadır. İbn-i Haldun’un diğer organizmacılardan farklılık gösterdiği konular bulunmaktadır. İbn-i Haldun tarafından ortaya atılan bazı kavramlar günümüzde bile geçerliliğini sürdürmektedir.
 
 
İBN-İ HALDUN (1332-1406)
 
İbn Haldun Ramazan başı 732 (27 Mayıs 1332) de Tunus’ta doğmuş ve   25 Ramazan 808 / 15 Mart 1406’da Kahire’de ölmüştür.  Hayatını bir kaç safhada inceleyebiliriz. İsmi Abdurrahman, künyesi Ebu Zeyd, lakabı Veliyyüddin, şöhreti İbn Haldun olan müellifin tam adı, Abdurrahman Ebu Zeyd Veliyyüddin İbn Haldun Maliki Hadrami’dir. 
 
Birinci safha 1332-1351 yıllarını kapsar. Yetişmesi, talebeliği ve tahsil dönemi bu yıllar arasındadır. Takriben 20 sene tutan ömrünün bu kısmını, doğum yeri olan Tunus’ta geçirmiş, bu dönemde onbeş sene kadar Kur’an ezberlemek, kıraat öğrenmek ve ilim tahsil etmekle meşgul olmuştur.
 
İkinci safha 1351-1375 yıllarını kapsar. Siyasi ve idari işlerle meşgul olduğu dönemdir. Bu süre içinde İbn Haldun cezayir, Fas ve Endülüs arasında dolaşmış, vaktinin büyük bir kısmını siyasi işlere ve idari görevlere ayırmıştır.
 
Üçüncü safha 1375-1383 yıllarını kapsar. İbn Haldun bu sekiz senelik sürenin ilk yarısını İbn Selâme Kalesi’nde, son yarısını ise Tunus’ta geçirmiştir. Yedi cilt olarak yayımlanan el-İber adlı kitap bu dönemin mahsuludür. Bugün Mukaddime olarak bilinen eser el-İber’in giriş kısmını teşkil etmektedir. el-İber’in <<Mukaddime>> kısmının telif edilmesi  beş ay kadar bir zaman almıştır. Fakat bu eser ellibeş senelik ilmi, idari, siyasi ve ictimai tecrübe, müşahede ve olgunluğun mahsulü olarak değerlendirilmelidir.
 
Dördüncü safha 1383-1406 yıllarını kapsar. Kadılık ve müderrislik dönemidir. Ondört senelik bu zamanı İbn haldun Mısır’da geçirmiş, bu süre içinde hacca gitmiş, Kudüs’ü ziyaret etmiş, Şam’da Timur’la görüşmüştür. (İbn Haldun, 1988:18)
 
Müslüman-Arap kültürünün çöküş dönemindeki en büyük tarihçi, toplum bilimci ve filozofu olarak kabul edilmektedir. Çeşitli ülkelerde dolaşan, bu ülke halkları arasında yaşayan İbn Haldun değişik toplumları inceleme olanağı bulmuştur. Fahrettin Razi ve İbn-i Rüşt’ün birçok yapıtını özetlemiştir.
 
 
Mukaddime Hakkında 
 
İbn Haldun’un Kitabu’l-iber veya el-İber olarak anılan ve tam adı Kitabu’l-iber ve divanu’l-mübtedei ve’l-haber fî eyyami’l-Arabi ve’l-Acemi ve’l-Berber ve menaserehum min zevi’s-sultani’l-ekber isimli yedi ciltlik umumi tarihi 1868’de Bulak’ta basılmıştır. İbn Haldun bu kitabını bir mukaddime ve üç kitap şeklinde taksim etmiştir. Buradaki mukaddimeden maksat Mukaddime’nin mukaddimesidir. Bugün Mukaddime dediğimiz eser, bir giriş (hutbe), tarihin faziletine dair bir mukaddime ve umrana dair olan birinci kitaptan meydana gelmektedir. el-İber’in geriye kalan ikinci ve üçüncü kitapları, tarihe dair olup altı cilt tutmaktadır. İkinci kitap dört cilttir. İbn Haldun bu kitabın Mukaddime’den sonra gelen ilk cildinde yaratılışın aslı, çeşitli milletlerin neseplerini anlatmakla başlamış, eski milletler, kavimler, hanedanlıklar ve tarihi hadiseler hakkında bilgi vermiştir. İkinci kitabın ilk cildinin büyük bir kısmını bu hadiselere tahsis etmiştir. Diğer ciltlerinde ise İslam devletlerine değinmiştir. Üçüncü kitap iki cilttir. el-İber’in 5. ve 6. ciltlerini meydana getiren bu kitapta Kuzey Afrika özellikle Berber tarihi üzerinde durmuştur. İbn Haldun’un esas maksadı sadece Kuzey Afrika tarihini yani bu üçüncü kitabı yazmaktı. (İbn Haldun, 1988:101,102) Sizlere hakkında bilgi vermeye çalışacağım Mukaddime şu bölümlerden oluşmaktadır:
 
Mukaddeme
 
Kitabu’l-İber’in Birinci Kitabı
 
1.  Bölüm: Genelde Beşeri Umran
 
2.  Bölüm: Bedevî Umran - Vahşi Milletler ve Kabileler, Bu Hususlara Ârız Olan Haller
 
3.  Bölüm: Geniş Hanedanlıklar, Mülk, Hilafet, Devlet Teşkilatındaki Makamlar ve Bütün Bunlara Ârız Olan Haller
 
4.  Bölüm: Memleketlere, Şehirlere, Sair Umrana ve Bu Hususa Ârız Olan Hallere Dair
 
5.  Bölüm: Geçim ve Onun Kazanç ve Sanatlar Biçimindeki Çeşitlerine ve Bütün Bu Hususlara Ârız olan Hallere Dair
 
6.  Bölüm: İlimler ve Çeşitleri, Öğretim ve Usulleri - Bütün bu Hususlara Ârız Olan Haller
 
 
 
Görüldüğü gibi Mukaddime ile İbn Haldun’a sosyolojinin kurucusu denilebilir. Çağdaşları tarafından ortaya konulması imkansız düşünceleri, terimleri vb. yy.lar öncesinde gözler önüne seren İbn Haldun, parlak devirlerin ve yerlerin değil, kendi karanlık gökkubbesinin tek yıldızıdır. İbn Haldun’un yıldızı, içinde yaşadığı dönemin karanlık puslu havasıyla düşünülürse daha da parlayacaktır. Auguste Comte’dan çok daha önce İlm-i Tabiat-i Umran adı ile toplumların değişmleri ve işleyişleri hakkında evrensel kuralları ortaya koymaya çalışmıştır.    
 
İbn Haldun, Mukaddime’nin birinci Kitabında genel sosyolojinin konularını belirtir. İkinci ve üçüncü kitabı siyaset sosyolojisi, dördüncü kitabı şehir hayatının sosyolojisi, beşinci kitabı ekonomi sosyolojisi ve altıncı kitabı ise bilgi sosyolojisidir. (Susar, 1998:10)
 
Mukaddime, olayların tarih felsefesi, toplumbilim ve ekonomi bakımından ele alınıp irdelenmiş olduğu bir yapıttır. Daha sonra birçok dile çevrilmiştir. İbn Haldun    et-Tarif isimli eserini bir kere el-İber’in zeyli, bir kerede müstakil bir eser olarak kaleme almış olduğu halde, Mukaddime’yi Hiçbir zaman el-İber’den ayrı olarak istinsah etmemiş, daima onun girişi olarak düşünmüştür. İbn Haldun Mukaddime’yi ilk defa 748/1347 de Tunus’ta kaleme alarak Sultan Ebu Abbas’a takdim etmişti. Mukaddime’nin Tunus nüshası budur. Mukaddime’yi çeşitli tarihlerde yeniden gözden geçirerek yeni nüshalarını yayınlamıştır. Bu nüshalardan iki tanesi İstanbul Yeni Cami ve İbrahim Paşa Kütüphaneleri’nde bulunmaktadır. Eser çeşitli tarihlerde, farklı ülkelerde tercüme edilerek yeniden basılmıştır. Mukaddime yabancı dillere en çok tercüme edilen, dünyaca ünlü kitaplar arasında yerini almıştır. İlk önce Osmanlıcaya, sonra Fransızcaya tercüme edilmiş bunu İngilizce, Farsça, Portekizce, Orduca, İbranice ve Hintçe tercümeleri takip etmiştir. Mukaddime Türkçeye toplam beş defa tercüme edilmiştir. İlk olarak Osmanlılar zamanında Şeyhülislam Pirîzade Mehmet Sahib Efendi tarafından Osmanlıca Türkçesine tercüme edilmiştir. İkinci tercüme Cevdet Paşa tarafından yapılmıştır. Bu tercümeyi Zakir Kadiri Ugan ve Turan Dursun tarafından yapılan tercümeler izlemiştir. Mukaddime son olarak Süleyman Uludağ tarafından dilimize bir daha kazandırılmıştır. (İbn Haldun, 1988:179,180)
 
 
İbn Haldun’un Görüşlerine Bir bakış
 
İbn Haldun birçok bilim dalıyla ilgilenmiş ve bu alanlarda eserler vermiştir. Bunların arasında Kur’an bilimleri, edebiyat, astronomi ve pekçok alanı daha sayabiliriz. Toplumların yapısı, işleyişi vb.  konularda ileri sürdüğü fikirleriyle İbn Haldun sosyolojinin kurucusu olarak nitelendirilmektedir. Yazımızda daha çok sosyoloji alanında ileri sürdüğü fikirlerini aktarmaya çalışacağız.  
 
Mukaddime dikkatle incelendiği zaman günümüzde sosyolojini kurucuları olarak aktarılmakta olan Batılı düşünürlerin çoğunun öne sürdüğü ilkelerin çekirdekleri görülmektedir. Coğrafya koşullarının önemini vurgulayarak bunların toplumların değişmesinde rol oynadığını aktarmaktadır. Bunların yanında ilkel ve gelişmiş toplumların ortaya çıkışları, örgütlenme biçimleri, grup içi ilişkiler ve grup dayanışması, liderlik ve liderlik niteliği gibi konuları incelemiştir. Bütün düşüncelerini dinsel anlayışa dayandırmasına rağmen Charles Darwin’den çok önce biyolojik evrim kuramının da temellerini atmış bu konuya eserinde ayrıntılı biçimde değinmiştir. Bu konuyla ilgili olarak şunları söylemektedir:” Bitkilerin en yüksek cinsi, hayvanların aşağı olan cinsine yakındır. Bu aşağı tabakadan türeyerek hayvanın nevi ve cinsi çoğalmış, tedrici bir surette fikir ve düşünce sahibi olan insanın teşekkülüne kadar yükselmiştir. İşte bu hayvanlardan insanın ilk ufhku, yani en aşağı derecesi başlamıştır.   
 
Tarih alanında olayları anlatmak yerine olayları düşünmek gerektiğini ileri süren İbn Haldun tarihsel olayların yerine tarihsel nedenleri koyarak tarih felsefesinin temellerini atmıştır. Ona göre, tarih bilimiyle uğraşanları yanıltan, ulusların hal ve durumlarının günlerin ve yüzyılların geçmesiyle değişmekte olduklarını unutmaktır. Değişme, yüce Tanrının bütün varlıklar için koyduğu bir yasadır. Konuya yaklaşımı bakımından tam bir organizmacıdır.  Bu noktadan hareketle İbn Haldun evrensel evrimi de hissedebilmiştir. (Türk, 1996:27) Toplumsal olayların kökenini ekonomik temelde ve üretim araçlarında görmektedir. İnsanın ruhunu oluşturan ekonomik koşullardır. Ona göre her kazanç ve mal emeğin ürünüdür. İnsanların çalışarak elde ettikleri para ve mal, ziraat ve sanayide harcadıkları emeğin değerinden ibarettir. Buğdayın değeri onu elde etmek için harcanan iş ve emeğin değeridir. İbn Haldun’un ekonomiyi temele oturtması toplumsal evrim görüşüne de yansımıştır.  Onun üretim uğraşlarına dayanan toplumsal evrim safhaları şunlardır:
 
1.  Çoban Toplumlar,
 
2.  Çiftçi Toplumlar,
 
3.  Sanayi Toplumları.
 
 
Ona göre, insanlık çoban toplumlarından çiftçi toplumlara, çiftçi toplumlardan da sanayi toplumlarına geçecektir. Göçebelik şehirlerin ve çağdaş yaşamın temelidir. Bütün insanlar yerleşik yaşama geçmeden önce göçebelik aşamasından geçmişlerdir. Çünkü, insanın ilk önce araştırarak ve çalışarak bulacağı nesne zaruridir, yani vücudun gereksinim duyduğu nesnelerdir. İnsan ancak zaruri gereksinimini sağladıktan sonra mükemmelliği ve genişliği arar. Göçebeliğin kabalığı çağdaş yaşamın inceliklerinden öncedir. Fakat göçebelerin içinde öyleleri vardır ki besledikleri hayvan türü ve yüzyıllardan beri içinde yaşayıp alıştıkları çöl, onlarda yerleşik yaşantıya geçme arzusunu öldürür. Bunlar çok kez göçebelikte kalırlar. Kuzey Afrika’nın göçebe Berberileri gibi. İbn Haldun doğaya yakın olan göçebeleri, beşeri özellikleri bakımından kentlilere üstün tutar. Devletleri inceleme birimi olarak kabul etmiştir. Devlet birkez oluştuktan ve egemenliğini sağlam manevi temellere dayandırdıktan sonra, yani bugünkü anlayışımızla kendi gücünü kendisine bağlı olanların gözünde meşrulaştırmayı başardıktan sonra giderek maddi gücünü ve eylemini geliştirir, devletin işlevleri çeşitli alanlara kadar yayılır. Böylece her asalet kurucu, sürdürücü, taklit edici ve yıkıcı olmak üzere dört aşamayı temsil eden kuşaklardan sonra son bulur. Devletlerin ölümünü kaçınılmaz görmektedir.  Devletin yerleşik yaşantısının oluşmasından sonra muayyen kuşaklar geçince yıkılma aşamasına girmesi bir devletten diğerine değişir. Bazı devletlerde bu ihtiyarlama aşaması çok uzar ve yıkılma zamanı gecikebilir. Burada, mevcut sülalenin hükümdarlığı ve mevcut düzen biçimi lehine oluşmuş olan itaat alışkanlıkları önemli bir rol oynar. Bir devletin ömrünü, onu kuran sülalenin nitelikleriyle ve bu niteliklerin bozulmasıyla hesaplıyor. Ona göre bir kuşağın ortalama ömrü 40 yıldır. Öte yandan sülalenin sahip olduğu asabiyet kuşaktan kuşağa zayıflayıp yozlaşmaktadır. Bir devletin ortalama ömrünün üç kuşağın ömrü olan 120 yıl olduğunu söylemektedir. Fakat Osmanlı İmparatorluğu 600 yıldan uzun bir süre yaşamıştır. Bu durumu İbn Haldun’un yaklaşımı nasıl açıklayabilir ? İbn haldun böylece günümüzde toplumsal atalet (Inertie Sociale) (Toplumsal Durgunluk) denen olaya daha o zamandan nüfuz etmiştir.     
 
Ona göre tarihsel yöntem toplumsal değişmeyi anlamakta en iyi yaklaşımdır. Toplumsal değişmenin etmenleri çok ve çeşitlidir. Hiçbir etmen değişmede tek başına yeterli sayılamaz. Toplumsal örgütlenmenin farklı biçimleri farklı kişilik tipleri yaratmaktadır. Bütün toplumsal kurumlarda cereyan eden değişme her alana yayılmaya eğilim gösterir. Din, aile , hükümet ve ekonomi değişme sürecine dahil olmada birbirine benzer. (Tezcan, 1984:53,54)
 
İbn Haldun, her sözün sonunu, doğrusunun Tanrı bilir, diyerek bitirdiği halde, toplum düzenini sanki bir 20 yy. maddecisi gibi maddesel temellere oturtmaktadır. Onun bu konu hakkındaki görüşleri Marx’ın Kapital’de uzun uzun anlattıklarının sanki mini bir özeti gibidir.
 
İbn Haldun bazı temel kavramlar doğrultusunda görüşlerini açıklamıştır. Bunlar kavramlar içerisinde umran ve asabiyet kavramlarının üzerinde durmak istiyoruz.
 
İbn Haldun umran kavramını genel olarak medeniyet, uygarlık anlamına gelecek şekilde kullanmıştır. Fakat bu umranın temelini asabiyet kavramı oluşturmaktadır. İbn Haldun’un siyaset, mülk ve hatta kamu hukukunun esasını asabiyet nazariyesi teşkil etmektedir. Asabiyet en genel anlamı ile grup ruhu, birlik ruhu olarak açıklanabilir. Asabiyet kavramı İbn Haldun’dan önce çeşitli anlamlara gelecek şekilde kullanılıyordu. Hatta İslamdan önce Arapların asabiyetten anladıkları ile İslamdan sonra anladıkları birbirinden çok farklı olmuştur.
 

İbn Haldun’a göre iki türlü asabiyet vardır: a) Nesep asabiyeti, b) Sebep asabiyeti.
 
Birincisinde aynı soydan gelmek ve kandaş olmak şart olduğu halde ikincisinde böyle bir şart aranmamaktadır. İlk cemiyetlerde ve bedevilerde yaygın, hakim, kuvvetli ve tesirli olan nesep asabiyeti iken, son asırlardaki sosyal gelişmeler hadari-medeni cemiyetlerde durumu tersine çevirmiş, nesep ve kan bağı ile ilgisi bulunmayan sebep asabiyetini yaygın ve etkili hale getirmiştir. Bu durum milli asabiyetler şeklinde ortaya çıkmıştır. (İbn Haldun, 1988:123, 125) Görüşlerine incelediğimizde asabiyetin temelini akrabalığa özellikle kan bağından doğan akrabalığa dayandırmıştır. Uygarlıklar asabiyet sonucunda doğmuşlardır. Asabiyetin kan bağına dayalı akrabalığa dayandırılması bir eksikliktir. Bunun sonucunda insanları sınıflandırmış olması yapmış olduğu bir yanlışlıktır. Toplumsal organizasyonun temelini akrabalığa oturtmuştur. Akrabalık sisteminde meydana gelecek olan bir bozulma sonucunda toplumda da bozulmalar olacaktır. Akrabalık sisteminin temelini kan bağına dayalı akrabalık oluşturuyordu. Bu kan başka kanlara karışırsa toplumda bozukluklar baş gösterecektir. Bu durum devletin çözülmesine kadar gidebilir. Devletin sınırları genişledikçe bu karışma da genişlemeye başlar. Organizasyon bozukluklarının da kendini göstermesiyle toplumun sonlanmasını sağlayacak olaylar ortaya çıkar.
 
 
 
            İbn Haldun, belirli bir tarih kesitinde, belirli toplumlar üzerindeki değerlendirmelerini, tarihsel süreçte yaşamış veya yaşayan üstelik incelemediği tüm toplumlar için geçerli sayarak tartışmalı bazı genellemelere gitmiştir. Başka bir deyişle toplumsal evrimin evrensel yasalarını bulduğunu sanmıştır. Ancak, bütün bunlara karşın, tarihe sosyolojik bir içerik kazandırmak isteyen ilk düşünür yine İbn Haldun olmuştur. Ortaçağ, Batı düşüncesinin toplumsal evrimi, tanrısal güçve egemenliğe bağımlı olarak ele aldığı uzunca bir karanlık dönemde İbn Haldun’un toplumsal gelişmeyi nedensellikle açıklamaya çalışması, bu nedenleri incelerken de, nesnel gözlemin dışında kalan olay, olgu ve bilgileri dikkate almaması oldukça düşündürücüdür. (Türk, 1996:28,29)
 
İbn Haldun İslama dayalı olan bilimlerin sınıflamasını yaparak bu alanda da öncülük etmiştir. Bütün bunların yanında bizi ilgilendiren özelliği toplumsal olaylarla ilgili değişme kurallarını belirlemeye çalışmış olmasıdır.
 

Nicoolai J. Danilevsky (1822-1885)
 
            Rus doğabilimcisi ve tarih felsefecisi olan Danitevsky, St Petersburg Üniversitesinde okuduktan sonra, 1849''da botanik öğrenimi görmüştür. Siyasal olaylara karıştığı gerekçesiyle yüz gün süreyle hapsedilmiştir. Aynı olaylara karışan Dostoyevsky ve arkadaşlarının tersine, Danilevsky beraat etmiştir. Kısa bir zaman sonra da hükümet tarafından Vologda ve Somara eyaletleri valilerinin yanına memur olarak atanmıştır. Bundan böyle Danilevsky’nin memuriyet yaşamı sürekli olmuştur. Çeşitli devlet kademelerinde görev yapmıştır. Önemli eserlerinden birisi olan Darwinizm’de (1885) Darwin’in evrim kuramına karşı çıkmış ve Rus bilim adamlarının evrim kuramını yeren görüşlerini bu kitapta biraraya toplamıştır. Onu üne kavuşturan asıl eseri Rossiya İ Europa (1871) (Rusya ve Avrupa) dır. Bu kitap ilk ortaya çıkışından itibaren Rus düşünürleri ve devlet adamları arasında büyük bir ilgi uyandırmıştı ve Panislavizm taraftarları ile tutucu çevreler tarafından övülmüş, Rus Batıcıları, libarelleri ve ilerleme taraftarlarınca sert bir tepki ile karşılanmıştı. (Türk, 1996:176) 
 
Kitabında kültürel tarihsel tip tanımlamasından yola çıkarak, tarihi birbirinden farklı uygarlıkların bütünü olarak ele aldı. Uygarlıkların evrensel yasalara göre, önce gelişip daha sonra zayıfladıklarını öne sürmüştür. Ona göre kültürel tarihsel tip dil bağı nedeni ile sıkı ilişki içinde olan ırk ya da milletler ailesidir. Birbirinden farklı tipler ortaya koymaya çalışır. Görüşünü incelediğimiz zaman Panislavizmin etkisinde olduğunu görüyoruz. Ona göre çürümekte olan Batı uygarlığı yerini Rusların önderi olacağı slav uygarlığına bırakacaktır. Avrupa Rusya’dan nefret etmektedir. Avrupa’nın Rusya’ya karşı nefretinden, bilinçsiz bir eğilim, bir tarih iç güdüsü sorumludur. Ona göre; insanlığın bütünün kaderini, akla uygun olarak, bütün insanlığa uygulanabilecek dönemlere bölebilecek bir tek olay yoktur. Çünkü, şimdiye kadar bütün insanlık için hem zaman olarak aynı olan ve aynı önemi taşıyan bir şey olmamıştır. Bundan sonra da olması zordur. Roma ,Yunan, Hint, Mısır ve bütün tarihsel halkların her birinin kendi ilk, orta ve yeni dönemleri olmuştur. Ancak bu aşamaların sayısı, ne daha az ne de daha çok, mutlak üç değildir. (Türk, 1996:177) İnsanlığın tüm tarihi bir eğilimi, bir yönü izleyen, gittikçe daha çok bir tek çeşit ortaya koyan bir doğrusal hareket değildir. Gerçekte ayrı çizgiler boyunca gelişen ve birçok farlı uygarlık tipleri aracılığıyla çeşitli yanlar ya da değerler gösteren çok yönlü hareketlerden oluşur. Bir uygarlık doğar, kendisine özgü bir gelişim gösterir ve kültür dünyasına katkıda bulunur. Fakat meydana getirdikleri başka uygarlıklar tarafından devam ettirilmeden yok olup gider.
 
Danilevsky insanlık tarihindeki grupları üçe ayırır:
 
1-) Tarihin Olumlu İnsanları: Bunlar tarihsel kültürel tipleri ya da uygarlıkları meydana getirirler. Mısır, Asur, Babil, Fenike, Kalde ya da Antik Sami, Çin, Hint, İran, Yahudiler, Yunan, Roma, Yeni Sami ya da Araplar ve Avrupa uygarlıkları bu tip insanlarca yaratılmıştır.
 
2-) Tarihin Olumsuz İnsanları: Yaşlanmış ve ölmekte olan uygarlıkları ortadan kaldırıp tekrar kendi hiçliklerine geri dönenlerdir. Hunlar, Türkler ve Moğollar bu grubu oluşturur.
 
3-) Bu grubu ise herhangi bir sebeble gelişmelerinin ilk aşamalarında duraklama yaşayarak yapıcı veya yıkıcı rol oynayamayan topluluklar oluşturmaktadır.
 
Danilevsky tarihin içindeki insan topluluklarını yapıcı, yıkıcı ve işe yaramayan diye kaba bir şekilde ayrıma tabi tutar. Yaptığı gözlemlerini değer yargısı olarak yansıtan düşünür her kültürün insanlığa sadece kendisine özgü olan katkılarda bulunabileceğini öne sürmektedir. Uygarlık gelişme aşamalarının tesadüfi bir şekilde ortaya çıktığını ileri sürer. Yapmış olduğu sınıflamada Türkleri yıkıcı olarak damgalaması dikkat çekmektedir.  P. Sorokin yazmış olduğu eserlerde Danilevsky’den ayrıntılı olarak bahsetmektedir.

 
BİBLİYOGRAFYA
 
Akkayan, Taylan   1998a        Araştırma Yöntem ve Teknikleri  Basılmamış Ders Notları
 
                          1998b       Türkiye Geleneksel Kültürü Basılmamış Ders Notları
 
                          1999         Kültür Değişmeleri Basılmamış Ders Notları.                
 
Baloğlu, Burhan     1997         Sosyal Bilimlerde Araştırma Yöntemi, İstanbul, Der Yay.
 
Duverger, M.         1990         Sosyal Bilimlere Giriş, İstanbul, Bilgi Yayınevi
 
Hancerlioğlu, O.    1996         Toplumbilim Sözlüğü,İstanbul, Remzi Kitabevi
 
İbn-i Haldun          1988         Mukaddime I (Çev: Süleyman Uludağ), İstanbul, Dergah Yay.
 
Kongar, Emre       1996         Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, İstanbul, Remzi Kitabevi  
 
Ozankaya, Özer    1995        Temel Toplum Bilim Terimleri Sözlüğü, İstanbul, Cem Yay.
 
Saran, Nephan      1984         Köylerimiz, İstanbul, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yay.
 
                          1993        Antropoloji, İstanbul, İnkılap Kitabevi
 
Susar, Filiz             1998         Kültür Değişmleri Basılmamış Ders Notları
 
Tezcan, Mahmut    1996         Sosyal ve Kültürel Değişme, Ankara, A.Ü. E.F. Yayınları
 
Türk, Hüseyin        1996         Kuramsal Yaklaşımlar Işığında İnsanın  BiyoKültüreEvrimi,           Ankara, Bilim Kitap ve Kırtasiye Ltd. Şti.
 
Yıldırım, Cemal        1996          Bilim Felsefesi, İstanbul, Remzi Kitabevi

Powered by JS Network Solutions